- Bora uyan! Bora! Uyansana hadi!
Gecenin yarısında Seda'nın o
güzel sedasıyla uyandım. Yüzü bembeyazdı.
- Hayırdır inşallah? Hırsız mı
gelmiş, ne oldu?
- Yok yok..
- Fare mi? Nedir?
- Yok yok duymadım bir şey ya..
Canım çok çilek çekiyor, bana çilek getirsene biraz.
- Ne garip kadınsın ya! Yat uyu
zıbar!
Bu son cümlemi duyunca yüzünün
aldığı hali gördüğümde öyle içim acıdı ki… Yataktan fırladığım gibi pantolonumu
giyiverdim. Ben de Bora Zan’sam gecenin 4’ünde o çilekleri bulacaktım,
bulmalıydım…
Hava buz gibiydi ama ben de iyi
giyinmiştim. 5 çift çorabı ayağıma geçirip kaval kemiklerime kadar çekmiş,
karanlıkta avının kokusunu izleyen kurtlar misali açık bir manav aramaya başlamıştım.
Yürüyordum, bu yolların sonu
yoktu… Telefonumdan yerlerini öğrendiğim tüm nöbetçi manavların “Abi bu
mevsimde çilek zor bulursun!” demeleri hevesimi kaçırmıyordu fakat;
ayakkabılarımın içine dolan çamurlu su, artık vazgeçmem gerektiğini
haykırıyordu. Keşke eve hırsız girmiş olsaydı…
Ellerim boş ve mahcup halde eve
dönerken, sokağın başında ansızın beliren üç tinerci şahsın hızla üzerime
geldiğini fark ettim. Kaçmadım, yanıma kadar geldiler ve oldukça kibar bir
üslupla tüm paramı istediler. Elbette bu ricaya hızlı bir bıçak sallama
gösterisi de eşlik etmişti. Takdir ettim, çocuk güzel sallıyordu, belli ki iyi
çalışmıştı, hep birlikte alkışladık. 18-20 yaşlarında küçük çocuklardı… Çok da
hırpalamak, geleceklerini karartmak istemiyordum.
- Bakın çocuklar! Biliyorsunuz ki bu yaptığınız
çok günah ve karşılığında ateşlerde yanabilirsiniz! Ama şöyle yapalım
isterseniz; ben üzerimdeki parayı size vererek o güzel bıçağınızı sizden satın
almış olayım. Böylece hırsızlık yapmamış hatta karlı bir ticaret yapmış olursunuz…
Çocuklar şaşkınca birbirlerine
baktıktan sonra, yılların tinercisi olmanın getirisiyle teklifimi
reddedemediler.
Parayı verip bıçağı aldıktan
sonra, elbette ki bıçakla çocukları tehdit edip tüm paramı geri aldım. Üstüne
ceplerindekini de boşaltmalarını istedim. Bali, uhu, prit, makas…. Döküldükçe
dökülüyordu.
Kurdele.. fiyonk..
- Oğlum, baliyi uhuyu filan
anladık da bunları napıyorsunuz yahu?
- Abi valla onlar takım olarak
satılıyor, mecbur öyle alıyoruz… Atmaya da kıyamıyoruz..
- İyi iyi… hadi uzayın
bakalım..
Çocuklardan -ellerinden zararlı
nesneler alınınca birer çocuğa dönüştüler- ayrıldıktan sonra eve doğru çaresizce yürümeye
devam ettim.
Seda uyku ile uyanıklık hali
arasında, o bazılarımıza ilham gelen halde, çarşafın altında kıvrılmış
uyukluyordu. Ümraniye'deki tüm manavları gezip çilek bulamadığımı
ona nasıl anlatacaktım?
Bir duş aldım, belki bir ilham
gelir diye… Gelmedi…
Paltomun cebindeki bıçaktan,
nam-ı diğer suç aletimden kurtulmalıydım. “Yoo!” dedim kendime, neden
kurtulayım ki! Mutfağa girdim güzelce yıkadım bıçağı ve bulaşıklığa
yerleştirdim.
Biraz gürültü çıkarmış
olmalıydım ki, Seda’yı uyandırmıştım. Suçlayıcı bakışlarıyla dövüyordu beni.
- Hani sevgilim bir saattir
bekliyorum neden getirmedin çilekleri, aşk olsun!
Kem küm edip ne diyeceğimi
bulmaya çalışırken Seda,
Buzdolabına yöneldi…
Kapağını açtı…
İçeri uzandı…
Ve bir tabak çilek çıkartıp
yemeye başladı…
BoynuTutulanZürafa
09.12.2015

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder